DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul °C

    ’2026 yazında bizi neler bekliyor?

    ’2026 yazında bizi neler bekliyor?
    17.07.2026
    A+
    A-

    İklim Masası olarak 16 Temmuz Perşembe günü düzenlediğimiz ‘‘2026 Yazında Bizi Neler Bekliyor?’’ başlıklı çevrimiçi basın toplantısında, iklim değişikliğinin Türkiye’de sebep olduğu değişimi ve 2026 yazında karşı karşıya olduğumuz iklim risklerini, İklim Masası yazarı akademisyenler Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, Dr. Bikem Ekberzade ve Doç. Dr. Okan Ürker’den dinledik.

    Türkiye’de son 14 yılın tamamının, 1900-2020 ortalamasından sıcak geçtiğini ve artık sıcak yılların nadiren gözlenmediğini aktararak başlayan Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, ortalama sıcaklıklarla birlikte aşırılıkların da arttığına dikkat çekti. ‘‘Tropikal gece’’ denilen yüksek gece sıcaklıklarının da arttığını aktaran Yavaşlı, vücudun soğumasını ve dinlenmesini engelleyen bu koşulların, önemli bir halk sağlığı riski olarak öne çıktığını belirtti.

    ‘‘Türkiye’de yazlarımız değişiyor. Sıcak hava dalgaları sıklaşıyor. Gecelerimiz ısınıyor ve kuraklıkla baş başayız. Bundan sonra uyum planları ertelenemez,’’ diyen Yavaşlı, iklim değişikliği ile birlikte değişen koşullara uyum sağlamak için yalnızca en yüksek sıcaklıkların değil, en düşük sıcaklıkların da dikkate alınması ve sıcaklığa bağlı ölümlerin mutlaka sayılması gerektiğini söyledi.

    İklim değişikliği ile birlikte Türkiye’de yangınların ne şekilde değiştiğini açıklayan Dr. Bikem Ekberzade ise yangınların sayısının değil, dinamiklerinin değiştiğini ve artık ekstrem yangın boyutuna gelebildiklerini aktardı. Yangının yıllara yayılan bir süreç olabildiğini belirten Ekberzade, en önemli unsurlarından birinin ise kuraklık olduğuna dikkat çekti.

    Türkiye’nin yüz yıllık yangın simülasyonlarını hazırladıkları yeni çalışmalarının bulgularını aktaran Ekberzade, ‘‘Bulgularımız, Türkiye’nin ve çevre coğrafyasının, uzun süredir kararlı bir kuraklığın içinde olduğunu gösteriyor,’’ dedi ve geçirilen tek bir yağışlı senenin, bu kuraklık sinyalini kırmaya yeterli olmadığı uyarısında bulundu.

    Bu süreçte iklim değişikliğini ‘‘en önemli oyuncu’’ olarak tanımlayan Ekberzade, 2021 Manavgat Yangını’ndan örnek vererek, ‘‘Uzun süreli ekstrem kuraklığın ve kurumanın olduğu dönem sonrasında gerçekleşen, yine yüksek anomali dediğimiz ortalamanın üzerindeki yağışlar, bölgedeki yakıt yükünü hızlı bir şekilde artırabiliyor. Ardından gelen kuruma, oradaki yakıt yükünü yangına hazır bir hale getiriyor. Ondan sonra tek gereken, Manavgat’ta olduğu gibi yangının çıkması,’’ ifadelerini kullandı.

    Yangının doğal bir olgu olduğunu ve kendi başına iyi ya da kötü olmadığını açıklayan Doç. Dr. Okan Ürker ise iklim değişikliği ile teknik ormancılık uygulamalarının bir araya gelmesi ve artan insan etkisiyle birleşmesiyle birlikte, iyi yangınlardan kötü yangınlara geçiş yaptığımızı belirtti.

    ‘‘Akdeniz kıyı sistemlerinde plantasyonlar inşa ederek yakıt yükünü artırdık ve tüm kıyı şeritlerimizi tutuşmaya hazır kibrit kutusuna dönüştürdük. Geleneksel ekolojik bilgiyi dışladık; ormanlarda keçi otlatılmasını yasakladık. Yanmaya hazır bir sistem inşa ettik,’’ diyen Ürker, yangın yönetiminin aslında bir bütçe yönetimi olduğuna dikkat çekti ve şu an bütçenin aslan payını alan yangın söndürmenin, aslında araçlardan yalnızca biri olması gerektiğini aktardı. Yangınlar söndürüldükten sonra, o alandaki yanıcı maddenin mutlaka sınırlandırılması gerektiğini açıklayan Ürker, bunun için keçi otlatma, mekanik seyreltme veya kontrollü yakma gibi uygulamalardan faydalanılabileceğini söyledi.

    Basın toplantısındaki sunumların detaylarını aşağıda bulabilirsiniz.
    Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı: Türkiye son 14 yılda çok daha sıcak bir ülke oldu

    Türkiye’de büyük bir değişim içindeyiz. En başta Türkiye’nin yazları değişiyor; daha da sıcak yazlar görüyoruz. Geceler ısınıyor ve tabii kuraklıkla karşı karşıyayız.

    Bu sıcaklığın nasıl değiştiğini, 1940’tan beri Türkiye’nin sıcaklığını gösteren grafikten görebiliriz. Sol taraftaki mavi bölüm, 1900-2020 ortalamasına göre soğuk yılları ifade ediyor. Sağ tarafta turuncuyla gördüğümüz grafik ise şu sorunu ortaya koyuyor: Türkiye’de son 14 yılın tamamı, 1900-2020 ortalamasından çok daha sıcak geçmiş. Özetle artık sıcak yıllar nadiren gözlenmiyor. Artık sıcak yıllar arka arkaya, sık ve hatta şiddetli bir şekilde karşımıza çıkıyor. Türkiye son 14 yılda, çok daha sıcak bir ülke oldu.

    Yalnızca ortalama sıcaklıklar değil, aşırılıklar da artıyor

    Bu durumun temel nedeni, kuşkusuz iklim değişikliği. Bu yadsınamaz bir gerçek. ‘’Normal’’ dediğimiz dağılım, eski iklimimiz değişti. Artık daha sıcak bir iklimdeyiz ve uçlar da – yani aşırı sıcak olan yıllar, aylar, günler – artmış durumda. Dolayısıyla hem sıcaklık ortalamaları yükseldi hem de aşırı sıcak günlerle daha çok boğuşuyoruz.

    Sıcak hava dalgası sayısı senede 5’ten 10’a çıktı

    Sıcak hava dalgaları bu yıl Türkiye’yi teğet geçiyor; bu anlamda şanslıyız. Ama bu yıl böyle olması, gelecekte de böyle olacağı anlamına gelmiyor. Bu konuda yapılan güncel bir çalışmada, Türkiye’deki 277 istasyon değerlendirilmiş ve şu görülmüş: 1970’lerde yılda beş sıcak hava dalgası görürken, 2000’lerden sonra 10 hatta 12, 14 sıcak hava dalgası görmeye başlamışız. Üstelik sıcak hava dalgaları da çok daha şiddetli hale geliyor.

    Temmuz 2025: Son 55 yılın en sıcak ayı oldu

    Geçtiğimiz yıl, sıcaklıklar anlamında rekor gibi görünse de aslında rekor değildi. Çok sıcak bir yıldı, fakat son zamanlarda o kadar sıcak yıllar yaşadık ki, 2025, son 55 yılın en sıcak beşinci yılı olabildi. Diğer yandan Temmuz 2025, son 55 yılın en sıcak ayıydı.

    Geçtiğimiz yıl yağışlar da son derece düşüktü, barajlar boş kaldı ve bildiğiniz gibi birçok büyükşehirde su kesintileri gerçekleşti. Aşırı sıcak ve kuraklık, yangın riskini de artırdı ve çok fazla yangın yaşadığımız bir sene oldu.
    Bu sıcaklıkları şehirlerde nasıl gözlemlediğimize dair yeni bir çalışma ise büyük şehirlerdeki 15 istasyonun 11’inde sıcaklıkların istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığını gösteriyor. Kentlerin bu şekilde ısınmasının da temel nedeni kuşkusuz iklim değişikliği ve kentsel ısı adası etkisi.

    Türkiye’nin her yerinde ‘‘tropikal geceler’’ artıyor

    Genellikle gözden kaçan bir durum ise yükselmekte olan gece sıcaklıkları. Günün en düşük sıcaklığının ölçüldüğü saatlerde de sıcaklıklar artmış durumda.

    Gece sıcaklıklarının 20°C’nin üzerinde olması ‘‘tropikal gece’’ olarak adlandırılıyor. Türkiye’de neredeyse bütün istasyonlarda tropikal gecelerde artış gözleniyor. Avrupa’da tropikal gecelerin sayısının ve şiddetinin en çok arttığı ülkelerden biri de Türkiye.

    Gece saatlerinde vücudumuzun hem soğuma hem de uyku ihtiyacı var. Dolayısıyla gece sıcaklıklarındaki artış; akıl sağlığından tutun kalp-damar hastalıklarına ve dolaşım sistemi rahatsızlıklarına kadar birçok sağlık sorununu etkileyebiliyor. Bu, insan sağlığını doğrudan etkileyen durumlardan biri.

    Akdeniz %20 daha hızlı ısınan bir ‘‘sıcak bölge’’

    Bizim de içinde bulunduğumuz Akdeniz Bölgesi, iklim değişikliği açısından bir sıcak nokta. Sıcaklık artışından %20 daha fazla etkilenen bir alan. Burada yaz sıcaklıkları artıyor; daha uzun ve kalıcı sıcak stresiyle baş başa kalıyoruz. Yağışlarımız azalıyor – bu yıl biraz aldatıcı olabilir – toprak nemi az ve yangın riski çok daha fazla. Dolayısıyla biz Türkiye’de bu özel durum nedeniyle, aynı ısınmadan daha fazla zarar görebiliyoruz.

    Avrupa’daki sıcakların sorumlusu El Niño değil, iklim değişikliği

    Bu sene El Niño olayı oldukça popüler, ancak günümüzde yaşadığımız durum El Niño’nun bir sonucu değil.

    El Niño olayının, yani okyanuslardaki suyun ısınma durumunun dünyanın farklı yerlerindeki etkilerini, gecikmeli olarak, 6 ay sonra göreceğiz. Bildiğimiz kadarıyla bu olayın Türkiye’ye doğrudan bir etkisi yok. Avrupa’da yaşanan – ve bizi teğet geçen – sıcak hava dalgasının temel nedeni ise bir omega blokajı ve ısı kubbesiydi. Bu yılki sıcaklığın sorumlusu El Niño değil; tamamen küresel iklim değişikliğine bağlı gerçekleşen olaylar.

    Türkiye’nin farklı bölgeleri nasıl etkileniyor?

    Türkiye’ye bölgesel olarak bakacak olursak şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Ege ve Akdeniz bölgeleri, sıcak stresiyle başa çıkmaya çalışıyor. Bu kuşkusuz turizmi de etkiliyor. Marmara’da, yine sıcak gecelerden dolayı, kent sağlığı problemimiz var. Kuru ve sıcak bir alan olan İç Anadolu’da, tarımsal üretim açısından problem yaşıyoruz. Güneydoğu Anadolu’da ise uzun dönem sıcak hava dalgası ve su stresi söz konusu.
    ‘‘Karadeniz’e kaçalım’’ diyebilirsiniz ama Karadeniz’de de nemli sıcaklar ve ani, şiddetli seller sizi bekliyor. Bu şiddetli seller de iklim değişikliğinin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

    ‘Görünmeyen afet’’: Isıya bağlı ölümlerin kaydı tutulmalı

    Bu yılki COP toplantısı Antalya’da olacak ve Akdeniz sıcak noktasının tam ortasında yapılacak.

    ‘‘Ne yapabiliriz?’’ sorusuna cevaben önerim, sağlık temelli ısı eylem planları yapmak zorundayız. Günümüzde genellikle maksimum sıcaklıklar ele alınıyor; gün içinde sıcaklıkların en fazla kaç dereceye çıkacağına bakılıyor. Fakat aslında esas problemimiz bu değil; hissedilebilir ısı gibi bazı indekslerin ele alınması ve minimum sıcaklıklar üzerinde daha fazla durulması gerekiyor. Ayrıca ısıya bağlı ölümlerin sayılması gerekiyor. Avrupa’da bu istatistikler var fakat Türkiye’de maalesef yok. Böyle bir afeti, ancak görerek engelleyebiliriz. Görünmeyen afetin bütçesi olmuyor.

    Türkiye’de de ‘‘siesta’’ uygulaması başlayabilir

    Bu çerçevede, açık havada çalışanların sıcak eşiği de önemli bir konu. Günümüzde, tarım işçileri başta olmak üzere, birçok kişinin dinlenme, gölge, su ihtiyacı daha da artıyor. Yunanistan’da Kıbrıs’ta gördüğümüz ‘’siesta’’ ya da dinlenme saatlerinin Türkiye’de de uygulanması söz konusu olabilir.

    Bunlara ek olarak COP’ta ısıya, kuraklıklara karşı Akdeniz çapında bir dayanıklılık girişimi oluşturulabilir. Bu bölgedeki birçok hassas ülke, ortak bir erken uyarımı konsorsiyumu oluşturabilir.

    Türkiye’de yazlarımız değişiyor. Sıcak hava dalgaları sıklaşıyor. Gecelerimiz ısınıyor ve kuraklıkla baş başayız. Bundan sonra uyum planlarımız ertelenemez.

    Dr. Bikem Ekberzade: Yangın sayısı değil, dinamikleri değişiyor

    Küresel verilere baktığımızda, yangınlarda bir düşüş görüyoruz. Fakat yalnızca orman yangınlara baktığımız zaman trend sabit; düşme ya da yükselme yok. Değişen, orman yangınlarının sayısı değil dinamikleri.

    Küresel verilerden çıkıp kendi bölgemizdeki verilere baktığımızda ise yanan alanlarda ciddi bir düşüş görüyoruz, ama bu düşüş yanıltıcı. Yangınlara müdahalenin ve söndürmenin etkisini gösteren bu düşüş, aslında ardında başka bir şey barındırıyor: Artık yangınlar, ekstrem yangın boyutlarına gelebiliyor. Yani çok sayıda küçük yangın hızla söndürülebilirken, tekil yangınlarda yanan alanlar çok ciddi boyutlara ulaşabiliyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük yangınlarından biri olan 2021 Manavgat yangınında bunu yaşadık.

    Yangınlar kuzeye doğru kayıyor

    Fakat bunlara ilaveten, önemli bir başka hareket daha var: 2021 ile 2025 yıllarını karşılaştırdığımız zaman, yanan alanların, Akdeniz tipi ekosistemler dediğimiz bölgelerden kuzeye doğru kaydıklarını görüyoruz. 2021 yılında özellikle Akdeniz bölgesindeki noktalar, 2025’te İzmir ve kuzeyindeki enlemlere yerleşmiş durumdalar.

    Türkiye uzun süredir kararlı bir kuraklığın içinde

    Yangın, tek başına oluşan bir olay değil. Yalnızca hava ısındı, rüzgar çıktı, bir yer tutuştu ve büyük bir yangın oldu, gibi düşünmemek lazım. Yıllara yayılan bir süreç olabiliyor ve en önemli unsurlardan biri de kuraklık.

    Biz de yeni bir çalışmamızda Türkiye için yüz yıllık yangın simülasyonları yaptık ve bu esnada kuraklık verilerini de inceledik. Bulgularımız, Türkiye’nin ve çevre coğrafyasının, uzun süredir kararlı bir kuraklığın içinde olduğunu gösteriyor. Bu nedenle biz ne kadar yağışlı bir kış yaşasak da o yağış, uzun dönem kuraklık sinyalini kırmaya yetmeyebiliyor. Bu kuraklık sinyalinin bir nebze azalma göstermesi için peş peşe birkaç yağışlı yıl geçirmemiz lazım.

    Toprak nemi de ekosistem için en önemli unsurlardan biri. Ağaçlar, bitkiler, Akdeniz bölgesindeki makilik alanlar; toprak nemine bağlı olarak yakıt yükü olma potansiyeli taşıyor. Ve 10 yıllık grafiklere baktığımız zaman, özellikle yangın sezonunda, toprak neminde %20’ye yakın bir düşüş görüyoruz. Bu da biraz önce bahsettiğim uzun dönemli kuraklık sinyalinin devam ettiğini gösteriyor.

    Manavgat’ta en büyük rol, iklim değişikliğinin

    Manavgat yangınına dönecek olursak, iklim gerçekten en önemli oyuncu. En önemli rolü, iklim değişikliği oynuyor çünkü iklimin kendi içinde doğal olarak bulunan değişkenliği uç noktalara çekiyor. Örneğin kuraklığı daha derinleştirebiliyor veya yağış periyodlarını daha ekstrem hale getirebiliyor.

    Manavgat’ta yanan alan etrafında bulunan dört meteoroloji istasyonunun yağış grafiklerini incelediğimizde, bu anomalileri tespit edebiliyoruz. İşte bu, iklimin kırbaç etkisi. Uzun süreli ekstrem kuraklığın ve kurumanın olduğu dönem sonrasında gerçekleşen, yine yüksek anomali dediğimiz ortalamanın üzerindeki yağışlar, bölgedeki yakıt yükünü hızlı bir şekilde artırabiliyor. Ardından gelen kuruma, oradaki yakıt yükünü yangına hazır bir hale getiriyor. Ondan sonra tek gereken, Manavgat’ta olduğu gibi yangının çıkması.

    Türkiye’de yangınların çoğu insan etkisiyle çıkıyor

    Doğal yangın, yıldırımla gerçekleşiyor fakat Türkiye’deki yangınların maalesef %90’ı insan eliyle çıkıyor.
    Manavgat’taki yangının başlama noktalarına baktığımızda, yeşil noktalar kundaklama sonucu başlayan yangınları, kırmızılar ise nedeni bilinmeyen yangınları gösteriyor. Ama o kırmızı noktalara yakından baktığınızda, yollara veya yerleşim yerlerine çok yakın olduklarını görüyoruz.

    İnsan etkisi derken illa ki kasıtlı çıkarılan yangınlardan da bahsetmiyoruz. Yerleşim yerlerine giden elektrik tellerinden çıkabilecek bir kıvılcım, bir kaza, ya da motoru çok ısınmış bir aracın kurumuş otlar üzerinde durması dahi yangının başlamasına neden olabiliyor.

    Doç. Dr. Okan Ürker: Yangın kendi başına iyi ya da kötü değil

    Yangın, doğada 400 milyon yıldır var olan bir fenomen, doğal bir olgu. Yangının kendisi iyi ya da kötü değil; ancak yönetimi sonucu ortaya çıkan şeyler iyi ya da kötü olabiliyor.

    Orman ekosistemlerinde de yangın, belli bir dereceye kadar gerekli bir unsur. Yangına uyarlanmış sistemlerde, sistemin rejenerasyonu için gerekiyor. Fakat frekansı ve şiddeti artarak geldiğinde kötü sonuçlar doğurabiliyor. Yangına uyarlanmamış, içli dışlı olmamış bitki toplulukları için ise yıkıcı etkileri olabiliyor. Bunu iyi anlamamız ve yangınla uyumlu yaşamanın yollarını aramamız gerekiyor.

    Türkiye’nin içinde bulunduğu Akdeniz ekosistemi, aslında iyi yangınlara teşne olan bir bölgeydi. Ama bu bölgede de karaçam, sedir, göknar gibi ağaçların bulunduğu alanlardaki şiddetli yangınlar için ya da Anadolu platosunda, Karadeniz’de vesaire yaşadığımız yangınlar için kötü yangınlar diyebiliriz.

    Teknik ormancılıkla yanmaya hazır bir sistem inşa ettik

    İyi yangından kötü yangına gidişimizin üç sac ayağı var. İlk olarak 1980li, 1990lı yıllara gelene kadar hep agresif söndürme yaptık. Yangınları söndürebiliyorduk çünkü iklimin kırbaç etkisi çok fazla değildi; alışageldiğimiz bir yangın rejimi vardı. Günümüzde ise bu rejim bozulmaya başladı.

    Bu yalnızca iklim değişikliği kaynaklı değil. İklim değişikliğinin yanı sıra teknik ormancılık da buna katkıda bulundu. Akdeniz kıyı sistemlerinde plantasyonlar inşa ederek yakıt yükünü artırdık ve tüm kıyı şeritlerimizi tutuşmaya hazır kibrit kutusuna dönüştürdük. Geleneksel ekolojik bilgiyi dışladık; ormanlarda keçi otlatılmasını yasakladık. Yanmaya hazır bir sistem inşa ettik.

    Bu dünya genelinde de böyle; 1940lı yıllardan sonra militarist düzeyde bir yangın söndürme fetişi başladı. Her yangına ani müdahalede bulunduk. Bir yere 40 yıl boyunca söndürme manipülasyonunda bulunduğunuzda, oradaki yanıcı maddeyi de artırmış oluyorsunuz ve ufacık bir yangın, oradaki enerji ile muazzam seviyelere ulaşabiliyor.

    Tutuşmaların yalnızca %10’u doğal

    Buna bir de insan faktörünü ekledik. Ülkemizde 2011’deki büyükşehir yasasından sonra orman köyleri bir gecede orman mahallelerine döndü. Ormanla haşır neşir olmamış, geleneksel ekolojik bilgiye sahip olmayan milyonlarca insan; emeklilik, turizm, tarım gibi çeşitli amaçlarla bu bölgelere akın etti. Nitekim Türkiye’de orman yangını riski yüksek olan alanlar aynı zamanda turizm bölgeleri. Milyonlarca insanın bu alanlarda yoğunlaştı.

    Tutuşma kaynakları eskiden yıldırımlar iken, artık hem dünyada hem de Türkiye’ye, bütün yangınların sadece %10’u doğal yangınlar. Bu yıldırım yangınları aslında ‘’iyi’’ yangınlar, düşük şiddetli örtü yangınları. Geri kalan %90 ise tamamen insan kaynaklı.

    Yangın söndürme tek başına yeterli değil

    Yangın yönetimi aslında bir bütçe yönetimi meselesi ve biz elimizdeki 100 birimlik kaynağın aslan payını yangın söndürmeye harcıyoruz – dünya genelinde de Türkiye’de de böyle. Her yangın çıktığında söndürüyoruz. Tabii ki seyretmeyeceğiz fakat o yangını söndürdükten sonra, o alan içerisindeki yanıcı maddeyi sınırlamamız gerekiyor.

    Burada keçi veya otlatılabilir, mekanik seyreltme yapılabilir, kontrollü yakma uygulamaları yapılabilir. Bunu yapmadığımızda, bu kadar söndürme mücadelesine ve yatırımlara rağmen sonuç alınamıyor. Örneğin 2024’te daha fazla yatırım yapılmış, uçak alınmış ama daha fazla yangın çıkmış ve daha fazla alan yanmış. Demek ki yangın söndürme, tek başına iyi bir araç değil. Araçlardan yalnızca bir tanesi olması gerekiyor.

    YORUMLAR

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.