DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul °C

    Şehirler neden bu kadar ısınıyor?

    Şehirler neden bu kadar ısınıyor?
    10.07.2026
    A+
    A-

    Avrupa bu yaz, kıtanın modern ölçüm tarihinde gördüğü en şiddetli sıcak hava dalgalarından birini yaşadı. Almanya ülke rekorunu 41 derecenin üzerine taşıdı. Fransa iki gün üst üste tarihinin en sıcak gününü gördü. İngiltere’den İspanya’ya kadar birçok yerde Haziran rekorları kırıldı. Dünya Sağlık Örgütü, dalganın daha ilk günlerinde sıcağa bağlı 1.300’den fazla ölüm bildirdi. Bilim insanları, bu şiddette bir sıcaklığın, insanın atmosfere saldığı sera gazları olmadan Haziran ayında yaşanma olasılığının neredeyse imkansız olduğunu belirtiyor. Bir diğer deyişle artık bir istisnadan değil, yeni bir iklim gerçekliğinden söz ediyoruz.

    Burada farklı bir noktanın altını çizmek lazım. Aynı sıcak hava, aynı şehrin içinde bile herkesi eşit etkilemiyor. Bir parkın gölgesiyle iki sokak ötedeki asfalt bir meydan arasında, öğlen saatinde birkaç derecelik fark hissedebilirsiniz. Şehirlerin çevresindeki kırlara göre çok daha sıcak olmasına uzmanlar “kentsel ısı adası” diyor. Ve bu farkın en önemli sebeplerinden biri, çoğu zaman hiç dikkat etmediğimiz bir yerde saklı. Ayağımızın altında.

    Zemin, havadan çok daha sıcak

    Havanın 38 derece olduğu bir günde farklı yüzeylerin sıcaklığı ölçüldüğünde ortaya şaşırtıcı bir tablo çıkıyor. ABD Çevre Koruma Ajansı ve NASA’nın verilerine göre yeşil alanlar yaklaşık 40 derecede kalırken, toprak 46, beton 58, asfalt ise 65 dereceye kadar çıkabiliyor. Yani ayağımızı bastığımız zemin, havadan 25 derece daha sıcak olabiliyor. Sebebi aslında çok basit. Yeşil alanlar ve toprak, içindeki suyu buharlaştırarak kendini soğutuyor, tıpkı terlemenin bizi serinletmesi gibi. Beton ve asfalt ise bunun tam tersini yapıyor. Gün boyu güneşin ısısını depoluyor, sonra bunu gece boyunca yavaş yavaş geri veriyor.

    Bir şehri baştan aşağı betona ve asfalta çevirdiğimizde, aslında gündüz dolup gece boşalan kocaman bir termos kurmuş oluyoruz. İşte bu yüzden şehirlerde asıl yorucu olan çoğu zaman gündüzün sıcağı değil, bir türlü serinlemeyen gecelerdir. Çünkü insan bedeni asıl geceleri dinlenir, toparlanır. O saatlerde de hava soğumayınca, sıcak gerçekten tehlikeli olmaya başlar.

    Yüzeyler tek başına suçlu değil elbette. Yüksek binaların arasındaki dar sokaklar rüzgarın önünü keser, sıcağı içeride tutar. Ağaçların azalması, doğanın doğal olarak sağladığı gölgeyi ve serinliği elimizden alır. Trafiğin, sanayinin ve en çok da sıcak günlerde sonuna kadar açtığımız klimaların dışarı üflediği hava işi tamamlar. Klima zaten başlı başına bir kısır döngü. İçeriyi serinletmek için harcadığımız enerji hem sokağı biraz daha ısıtır, hem de üretilirken iklimi ısıtmaya devam eder.

    Türkiye için asıl soru

    2025 yılında Şırnak’ın Silopi ilçesinde ölçülen 50,5 derece, ülke tarihinin en yüksek sıcaklığı olarak kayıtlara geçti. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 2025, son elli beş yılın en sıcak beşinci yılı oldu. Ülke ortalaması, uzun yıllar ortalamasının 1,2 derece üzerine çıktı. Şanlıurfa’da termometreler 49 dereceyi, güneydoğudaki pek çok ilçede ise 47 dereceyi aştı. Aynı yıl ülke genelinde binden fazla aşırı hava olayı görüldü, kuraklık su kaynaklarından tarıma kadar geniş bir alanı vurdu.

    Burada sıkça sorulan bir soru var. Türkiye zaman zaman 46-47 dereceleri görürken, Avrupa niçin 40 derecede kırmızı alarm veriyor?

    Çünkü bir sıcak hava dalgasını ölümcül yapan tek şey termometrede görülen değer değildir. Nem, gece sıcaklıkları, binaların ve altyapının o sıcağa hazır olup olmaması, hatta insanların o iklime alışık olup olmaması da en az sıcaklık kadar belirleyici. Kuru bir güneydoğu sıcağıyla, yüksek nemin gölgede bile insanı bunalttığı bir sahil şehrinin sıcaklığı aynı etkiyi hissettirmez. İstanbul tam da bu yüzden önemli bir örnek. Deniz etkisiyle yaz aylarında nem yüzde yetmişlere, seksenlere çıkabildiği için, termometre 35 derece gösterse bile hissedilen sıcaklık rahatlıkla 40 dereceyi aşabiliyor. Buna bir de yoğun yapılaşmanın getirdiği ısı adasını eklendiğinde İstanbul’un neden son yıllarda üst üste sıcaklık rekorları kırdığını anlamak zor değil.

    Kentsel Dönüşüm Risk mi Fırsat mı?

    Türkiye için asıl kritik nokta ise burada başlıyor.  Önümüzde büyük bir kentsel dönüşüm süreci var. Milyonlarca konut yenilenecek, yeni mahalleler kurulacak. Bu süreç, şehirlerimizde ısı adası etkisini daha da büyütecek bir betonlaşma dalgasına ya da kentlerimizi iklim değişikliğine karşı daha dayanıklı hale getirecek tarihi bir fırsata dönüşebilir. Hangisinin gerçekleşeceğine ise bugün alınacak planlama kararlarına bağlı. Ne yazık ki başlangıç noktamız pek parlak değil. İstanbul’da kişi başına düşen aktif yeşil alan 6-7 metrekare civarında. Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği asgari seviye ise 9 metrekare. Bu açığı kapatmadan iklime dayanıklı bir şehirlerden söz etmek oldukça güç.

    Peki Çözüm Ne?

    Aslında ne yapmamız gerektiğini büyük ölçüde biliyoruz ve bunun için yeni bir teknolojiye de ihtiyacımız yok. Yapılması gerekenlerin başında yeşili şehrin merkezine geri getirmek geliyor. 2023 yılında yayınlanan ve tüm dünyada 806 şehri kapsayan bir akademik çalışma, ağaç örtüsünü artırmanın gün ortası yüzey sıcaklığını ortalama 1.5 derece düşürdüğünü ortaya koyuyor. Gölge ve nemle birlikte, hissedilen sıcaklıktaki serinleme çok daha fazla. Yüzlerce ayrı araştırmanın bir araya getirildiği çalışmalar da ağaçların hava sıcaklığını birkaç dereceye kadar indirebildiğini doğruluyor.

    Bunun yanında yapabileceğimiz başka şeyler de var. Beton ve asfalt yerine suyu emen geçirimli yüzeyler kullanmak hem sıcağı hem de sel riskini azaltır. Çatı ve cephelerde ısıyı depolamak yerine geri yansıtan açık renkli malzemeler tercih etmek, görece basit ve maliyeti düşük çözümler arasında yer alıyor.  İyi yalıtılmış ve doğru tasarlanmış binalar ise enerji tüketimini azaltmanın yanında kullanıcılarını aşırı sıcaklara karşı korur. Ancak bütün bunların tek tek başarılı uygulamalar olmaktan çıkıp şehir ölçeğinde gerçek bir dönüşüm haline gelmesi için, planlamanın ve mevzuatın parçası olması gerekiyor. Yeşil alan oranları, geçirimli zeminler, serinletici yapı malzemeleri, rüzgarı kente taşıyacak yeşil koridorlar imar planlarına ve yapı standartlarının temel bileşenleri olarak ele alınmadığı sürece iyi niyetli birer proje olarak kalır. Dayanıklı şehirler kendiliğinden ortaya çıkmaz. Onları tek tek, bilerek tasarlamak gerekiyor.

    Avrupa’da yaşananları uzaktan izlediğimiz bir haber olarak değil, kendi şehirlerimize tutulmuş bir ayna olarak görmek zorundayız. Isınan bir dünyada sıcağın en sert hissedildiği yer şehirler olacak. Ve o şehirleri bugün biz kuruyoruz. Ayağımızın altındaki zeminin bu kadar ısınmasının sorumlusu da biziz, onu yeniden serinletecek olan da. Elimizdeki bilgi de araç da yeterince açık. Geriye kalan tek soru, bunları kullanmakta ne kadar kararlı olacağımız.

    YORUMLAR

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.